Petrol-İş Sendikası Genel Örgütlenme ve
Eğitim Sekreteri Mustafa Mesut Tekik ile konuştuk:
Oğlun Ölmeden: Kendinizi tanıtır mısınız?
İsmim Mustafa Mesut Tekik, Petrol-İş Genel Merkezi Eğitim ve Örgütlenme Sekreteri’yim. Daha önce Batman
Şube Başkanıydım, 15-20 gündür de sendikadaki görevime başladım.
Oğlun Ölmeden: Sizce savaş neden tetiklendi?
M. M Tekik : Öncelikle Alınteri Gazetesi’ni
kutluyorum. Bunu yürekten söylüyorum. Kirli savaşın nedenleri, sonuçları,
kurbanlarıyla ilgili ve bunun bitilmesiyle ilgili kampanya çalışmanızı
kutluyorum. Savaş olgusu işçi sınıfını birebir ilgilendiren, işçi sınıfının
çıkarlarını, yaşamını alt-üst edebilecek kadar ilgilendiren bir konu, barış da
hakeza çok önemli. Doğal olarak işçi sınıfının her koşulda barışı savunması,
barış için mücadele etmesi gerekiyor.
Oğlun Ölmeden, kampanya adı çok güzel,
ama geliştirebiliriz de kampanyanın ismini. Çünkü maalesef bu kirli savaşta hem
savaşan taraflardan olarak hem de savaşın sivil kurbanları bağlamında birçok
kadın da yaşamını yitiriyor maalesef ve şunu biliyorum özellikle asker
ailelerini de kapsaması amacıyla bu adı seçtiğinizi biliyorum, çok da güzel
olmuş.
Savaşın sadece 7 Haziran’a
indirgenmesinin eksik olacağını düşünüyorum. Kürt sorununun ve bundan kaynaklı
çatışmaların, yoğunluklu savaşın çok farklı nedenlerinin olduğunu düşünüyorum.
Özellikle Ortadoğu’daki son gelişmeler, Kürt sorunu çok uluslararası boyutları
olan bir sorun değildi. Ama günümüz itibariyle Kürt sorununun Ortadoğu ölçekli
de olsa uluslararasılaştığını düşünüyorum. Yani sadece Kürtlerin ve Türklerin ‘hadi
bir araya gelip bunu barış iradesi zemininde çözelim’ deme durumunda bile
çözülemeyecek kadar genişlediğini, bu kadar uluslararasılaştığını düşünüyorum.
Dolayısıyla Türk-Kürt dışında da tetikleyen etkenler olduğunu ifade edebilirim.
Ortadoğu’daki son gelişmeler, Suriye’deki, Rojava’daki, İran ve Irak’taki
gelişmelerin tekrar başlamasının da etkili olduğunu düşünüyorum.
Ortadoğu’da özellikle silahlı Kürt
güçlerinin IŞİD çetesine karşı başarı elde etmesi, insanlık düşmanı çevrelerin
geriletilmesinde rol oynaması bu bağlamda YPG-YPJ güçlerinin dünya kamuoyunda
ve Türkiye sol-sosyalist çevrelerde kabul görmesi AKP Hükümeti’nin savaşı
tırmandırma nedenlerinden biridir.
İkincisi, konjonktürel açıdan ele alacak
olursak, özellikle başkanlık sevdasının boşa çıkarılmış olması, Kürtlerle birlikte
sol-sosyalist çevreler tarafından özlemle duyumsadığımız, dayanışmayla, gönül
birlikteliğiyle başkanlık sevdası boşa çıkarıldı. Bu aslında belirleyici
etkenlerden biri oldu.
Kampanyaya, Oğlun Ölmeden adının verilmiş
olduğunu, bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyor ve takdir ediyorum. Asker ve
polis analarımızla belki barış talebini daha da geliştirme amacını taşıdığını
ve buna kutsiyet atfedilmek gerekliliğini rahatlıkla söyleyebilirim. Barışa en
çok polis ve asker ailelerinin omuz vermesi dillendirmesi gerekir. Sizin
aracılığınızla duyurmak istediğim şey, asker ve polis ailelerinin acılarını
kendi acımız olarak görüyor ve paylaşıyoruz. Son zamanlarda özellikle kirli
savaşa karşı tavır ve itirazlarını da büyük bir saygıyla selamlıyoruz.
Özellikle Erzurum Osmaniye’de tutuklanan ve tutuklanmak istenen asker ailelerine
yapılanları da kınıyoruz.
Dediğim gibi bu savaşın bir bölgesel,
küresel nedenleri var. İki AKP’nin kendi halklarını düşünmekten ziyade politik
geleceklerini garantiye almaya ve kandan beslenmeye yönelik politikalarının
savaşı başlattığını, tetiklediğini düşünüyorum.
Oğlun Ölmeden: Savaşlarda neden hep yoksul çocukları
ölüyor?
M. M. Tekik: Savaşın iki tarafı var tabii.
Egemenlerin temsil ettiği savaşta tabii ki her zaman yüzde yüze yakın bir oranda
yoksulların yaşamını yitirmesi maalesef evrensel bir gerçekliktir. Bu sadece
Türkiye’de değil bütün dünyada savaşı bizzat başlatan egemenler bunun bedelini
yoksullara ödetirler. Özellikle kendilerinin, AKP’li siyasetçilerin bir çoğunun
bedelli askerlik, çürük raporu benzeri ahlak dışı yöntemlere başvurup savaştan
kendilerini sıyırdıklarını, ama vatanseverliği ve vatanseverliğin bedelini
sadece yoksullara ödettiklerini görüyoruz. Maalesef Türkiye’deki ve bütün
olarak bölgedeki şovenizm virüsü, mikrobu etkileyici de oluyor. Bu kampanyanın
da, bizlerin de işçi sınıfının da amacı, bu virüsün, mikrobun yok edilmesine
yönelik bir eylemsellik tavrı içinde olmaktır.
Oğlun Ölmeden: Kürt sorunu nasıl çözülür?
M. M. Tekik: Açık söylemek gerekirse Türkiye’deki
Kürt sorununun birlik içerisinde, kimilerinin pompalamaya çalıştığı bölünme
paranoyasından kurtularak çözülür. Sınırları değiştirme diye niteleyerek halkların
değer diye nitelediği bazı değerlerle oynamadan tüm halkların, tüm inanç
gruplarının temsil edilme, örgütlenme ve kendi yerellikleriyle özyönetimle
yönetebilecekleri bir modelin aslında Kürt sorununu rahatlıkla çözebileceğini
düşünüyorum. Zaman zaman Avrupa Birliği yerel yönetim şartlarının kabulü olarak
ifade ediyoruz. Ama şunu da söylemek isterim, Kürt halkının da bir ulus
olduğunu gören bir yerden, Türkiye’de demokratik ulus perspektifiyle, tekçiliği
dayatmayan “Tek ulus, tek din, tek bayrak, tek dil, tek millet, tek devlet”
söylemlerini terkeden bir şekilde Türkiye’de Kürt sorunu rahatlıkla çözülebilir.
Ama bir de bölgesel ve küresel rahatsızlıktan bahsediyoruz. Kürtlerin başarısız
olacağı bir Ortadoğu’da nelerin olabileceğini IŞİD dünyaya gösterdi. Bunun için
artık Kürtlerin de ilerici, çağdaş bölgesel halklarla beraber, onlarla omuz
omuza çok katı tutumlara girmeden, halkların çıkarları temelinde, emek eksenli,
emek bakış açılı bir çözümün orta vadede olabileceğine inanıyorum. Kimsenin
elinde sihirli değnek yok, üç-beş ayda çözülmesi için ama Kürt sorunu günlük,
rutin emellere kurban edilemeyecek denli önemli bunlardan bağımsız ele alınmalı
diye düşünüyorum.
Oğlun Ölmeden: Erdoğan “Kürt sorunu yoktur, Kürt
vatandaşlarımın sorunu vardır” diyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
M. M. Tekik: Sayın Erdoğan’ın ve AKP’nin
söylemlerinde politik manipülasyon amacını güden bir ümmetçilik meselesi var.
Kitlelere konuşurlarken ümmet olgusunu öne çıkarırlar ama esasen bilinç altında
tekçi ulus anlayışının yattığını pratikten biliyoruz. İslami temeller
bakımından düşünenler açısından da söylemek gerekirse ümmetçiliğin bile esas
alınmadığını katı tek ulusçu yaklaşımın pratiklerinin olduğunu görüyoruz.
Erdoğan’ın burada tek adam olma, yani ülkeyi kurumların yönetmesinden ziyade
kendisinin ve sarayın yönetmesine dair güçlü talebinin, özleminin, girişiminin
olduğunu biliyoruz. Bunun da az önce ‘Kürt sorunu nasıl çözülür’de
söylediğimizle uzaktan-yakından bağının ve ilişkisinin olmadığını görüyoruz.
Açıkçası bu mevcut kadrolarla Türkiye’yi yöneten anlayışla bırakın Kürt
sorununu en basit sorunların bile çözülemeyeceğini görüyoruz. Çevresel
sorunlardan, kadın sorununa, şiddete, çocukların öldürülmesine, eğitime varana
kadar iyi bir nesil yetiştiğini göremiyoruz.
Oğlun Ölmeden: Bırakın iyi bir nesil yetiştirmeyi,
eğitim sistemini değiştirirken “dindar, kindar bir nesil yetiştireceğiz”
diyerek yeni eğitim-öğretim dönemine bir dizi yasaklamalarla girildi. Bunun
ötesinde 70 günde yirmi çocuğu katledip böyle bir gerçekliğin üstünü örtmeye
çalışan bir zihniyetin nasıl bir nesil yetiştirmek istediği açıktır zaten.
M. M. Tekik: Üzücü ve insanı öfkelendiren tarafına
değiniyorsunuz. Kürt illerinde özellikle yirmiden fazla çocuk katledildi. Ve
insanın gözlerinin içine baka baka yalan söyleyen bir iktidar anlayışı var Türkiye’de...
Adeta bölgeyi barut fıçısına dönüştürmeye çalışan, insanların Türkiye’ye dair
kopuşunu gerçekleştirmek isteyen ve buna hizmet eden AKP’nin yönelimleri var.
Tabei tüm bunların, bizim gibi aslında emek eksenli bir çözümden yana olan
solcuların, sosyalistlerin omuz omuza bu sorunu çözmek için çaba gösteren
insanların işini daha da zorlaştırdığını düşünüyorum. Bir yerde Kürtler linç
edilirken hem bölgede çocukların katledilmesi, Kürtlerde de aslında sağduyu
yitirmeye yol açabileceği endişesi de taşıyorum.
Oğlun Ölmeden: 9 gün boyunca sokağa çıkma yasağı ilan
ediyorsunuz. Suyu, elektriği kesiyorsunuz. Kapıdan kafasını çıkaran ya da
sokağa oynamaya çıkan çocuğu keskin nişancılarla hedef alarak
katlettiriyorsunuz, hamile kadınlar düşük yapıyor, psikolojileri bozuluyor
yapılan saldırıların ardı arkası kesilmediği için... Üstelik de üstünü
kapatmaya, hiçbir şey yokmuş gibi göstermeye çalışıyorsunuz. Böylesi bir
durumda buradaki halktan ne bekliyorsunuz?
M. M. Tekik: Aslında Cizire’de bir strateji yapılmaya çalışıldı dokuz gün boyunca. Keskin nişancılar yerleştirildi, insanlar keskin nişancılardan kurtulmak için sokaklara bezler, battaniyeler gerdiler. İktidarın bir akıl tutulması, iç ve dış politikaları iflas ettikçe çılgınlaşması olarak değerlendiriyorum. Bu yapılanları akılla, vicdanla, mantıkla izah edemiyoruz. İkide bir ‘90’lı yıllara mı dönülüyor diye Kürtlere öcü gösterilmeye çalışılıyor. Valla ‘90’ları aratan uygulamalar var. ‘90’larda açıktan katledip katlettiklerini de sahiplenirlerdi; şimdilerde ise katlediyorlar ve yapılanlar da katledilenin üzerine bırakılmaya çalışıyor. Mağdur olanlar aynı zamanda katil diye lanse ediliyor. Ama halkın mücadelesi bunu boşa çıkaracaktır. Biz kendimiz de, seçimlerden hemen öncesinde içinde yer alacağız bu süreç bitene kadar ya da barışa evrilene kadar... Ben umutluyum, Kürt emekçi kesimlerin içinden gelen bir arkadaşınız olarak rahatlıkla ifade ediyorum ki tüm Kürt kurumları, Türkiye halklarının birliğinden, dayanışmasından, ortak mücadelesiyle faşizmi geriletmek, evrensel hukuk normlarına dayalı bir yaşam hayalini taşıyor. Kürt halkı ve kurumları inanıyorum ki hep birlikte faşizmi gerileteceğiz.
M. M. Tekik: Aslında Cizire’de bir strateji yapılmaya çalışıldı dokuz gün boyunca. Keskin nişancılar yerleştirildi, insanlar keskin nişancılardan kurtulmak için sokaklara bezler, battaniyeler gerdiler. İktidarın bir akıl tutulması, iç ve dış politikaları iflas ettikçe çılgınlaşması olarak değerlendiriyorum. Bu yapılanları akılla, vicdanla, mantıkla izah edemiyoruz. İkide bir ‘90’lı yıllara mı dönülüyor diye Kürtlere öcü gösterilmeye çalışılıyor. Valla ‘90’ları aratan uygulamalar var. ‘90’larda açıktan katledip katlettiklerini de sahiplenirlerdi; şimdilerde ise katlediyorlar ve yapılanlar da katledilenin üzerine bırakılmaya çalışıyor. Mağdur olanlar aynı zamanda katil diye lanse ediliyor. Ama halkın mücadelesi bunu boşa çıkaracaktır. Biz kendimiz de, seçimlerden hemen öncesinde içinde yer alacağız bu süreç bitene kadar ya da barışa evrilene kadar... Ben umutluyum, Kürt emekçi kesimlerin içinden gelen bir arkadaşınız olarak rahatlıkla ifade ediyorum ki tüm Kürt kurumları, Türkiye halklarının birliğinden, dayanışmasından, ortak mücadelesiyle faşizmi geriletmek, evrensel hukuk normlarına dayalı bir yaşam hayalini taşıyor. Kürt halkı ve kurumları inanıyorum ki hep birlikte faşizmi gerileteceğiz.
Oğlun Ölmeden: İşçiler savaşta ne yapmalılar?
M. M. Tekik: Az önce de söylediğimiz gibi, savaşın
en çok yoksulları vurduğunu, işçi sınıfını vurduğunu, hem ekonomik hem sosyal
hem politik olarak sonuçlarının en çok emeğiyle geçinen insanları vurduğunu
belirttik. Doğal olarak savaşa, çatışmalara en çok karşı çıkmaları gereken
sınıfın da işçi sınıfı olduğu evrensel bir doğrudur. Bunun politikayla,
ideolojiyle çok ilgisi de yok. Hangi politik düşünceye ve ideolojiye sahip
olursak olalım, işçi sınıfının kendi çıkarları için bile olsa veya çıkarları
öyle gerektirdiği için bile olsa savaşa karşı durması gerekiyor. Benim, onun,
bunun savaşı diye nitelemeden ölümlere ve savaşlara -ki hele kirli savaşlara
zalimlerin yürüttüğü savaşa- karşı durması gerekir.
Türkiye’de işçi sınıfının temsiliyetini
gerçekleştiren ve gerçekleştirdiğini düşünen kurumların bir iki tanesi hariç
büyük çoğunluğunun cumhuriyetten beri egemenlerin safında yer aldıklarını ve
mazlumlara mesafeli olduklarını biliyoruz. Son miting de bu bağlamda
değerlendirilebilir. Bayrak tüm Türkiye halklarının bayrağı, ölümler tüm
Türkiye halklarının ortak acısı ama kimi emek örgütlerinin veya kendilerini
öyle lanse eden örgütlerin sermaye çevreleriyle kolkola girerek, tamamen
iktidar partisine angaje olmuş bir şekilde, AKP’nin söylemlerini miting
alanlarına taşıyarak, işçi sınıfın, emek hareketini etkilemeye veya onları
temsil ettiğini kanıtlamaya yönelik çabalarını doğru bulmuyoruz.
Barış isteyen emek örgütleri -cevabi
nitelikte belki değildir tam olarak ama-, bu ülkenin barışını, kardeşliğini,
sömürüsüz bir yaşamı savunan örgütlerle 10 Ekim’de Ankara’da büyük bir miting
düzenleyecekler. Ben de katılacağım, işçi sınıfı da katılacak, Batman’dan
Petrol-İş üyeleri de katılacak.
Orada barış haykırılacak, Türk-Kürt
kardeşliği, eşit, onurlu, kalıcı barış haykırılacak, orada Cizire haykırılacak,
Cizire’de yapılan zulüm haykırılacak, orada asker ve polis ailelerinin acıları
da dile getirilecek. Askerin, polisin, sivilin, gerillanın da yaşamını
yitirmemesine yönelik çağrı yapılıp bu savaşın durmasını ve bir an önce
müzakere masasına dönülmesi talep edilecek. Biz de tüm bu taleplerin içindeyiz.
Aslında Türk-İş’in de halklar lehine katılması gerekiyor. Bizler bunun mücadelesini
de vermeliyiz. Türk-İş’i de -bütün politikalardan bağımsız kendini ele alan-,
hakkın, haklının ve mazlumun yanında olan bir pozisyona nasıl çekebilirizin de
mücadelesini vermeliyiz. Bugün sendikalara üye olmayan emek mücadelesi içinde
olmayan, en azından resmi olarak yer almayan ve mücadele içinde örgütlenmesi
gereken milyonların olduğunu biliyoruz. Bu en az 8-10 milyona tekabül eden bir
rakam -işçi sınıfı adına kayıtdışı ekonomik mekanizmalarında çalışan işçileri
kast ediyorum. Yani Türkiye sendikal hareketi sendikal anlamda kısır
süreçlerden sıyrılıp, “henüz örgütlülük içinde yer almayan emekçileri nasıl örgütleriz,
nasıl kanalize ederiz”; kanalize etmeyi de bir yana bırakıyorum, Türkiye’de
sendikal bürokrasisi emek mücadelesinin önünde engel olmaktan nasıl kurtulur,
sendikal bürokratizm nasıl yok edilir, demokratik sendikal anlayış nasıl inşa
edilebilir... Tabii çok iddialı laflar etmek istemiyorum ama bu anlamda
özlemleri olan yüzlerce insanın bir araya gelişi bir projeye çevrilir. Bu
konuda söylemek istediğim bu kadar.
Oğlun Ölmeden: Biraz önce Erdoğan’ın “Kürt sorunu
yoktur, Kürt vatandaşlarımın sorunları vardır” sözünü aktardık. Bir taraftan da
“barışı, kardeşliği savunuyoruz” diyor. Ama savaş çığırtkanlığı ve
saldırılarından vazgeçmiyor. Üstelik “Kökünü kazıyıncaya kadar çocuk ta olsa
devam edeceğiz” diyor. Bu da yetmiyor mezarlara saldırıyor.
Siz AKP’nin savaş politikasına
karşısınız, bunun için mücadele edeceğinizi söylüyorsunuz. Son yıllarda AKP’nin
tüm alanlarda kadrolarını yerleştirdiğini, Petrol-İş’in de bundan nasibini
aldığını, AKP’nin kendi işçisini, kendi Kürdünü, kendi Alevisini, kendi gençliğini
yaratma çabasının hız kesmeden devam ettiği bir dönemdeyiz. Bunlardan hareketle
sizin AKP listesinden şu an Petrol İş yönetiminde olduğunuz ifade ediliyor.
Bunu kendinizle nasıl örtüştürüyorsunuz, Çelişkili bir durum değil mi?
M. M. Tekik: Ben bu soruyu reddediyorum. “AKP’nin
önerdiği bir listeden” sorusunu ret ediyorum, bunu zul sayarım. Bu cevabı ben
kamuoyuna veriyorum. Biz yaşamımızın çok bölümünü AKP’nin öncülü olacak ve
ardılı olacak partilerin, hareketlerin karşısında mücadele vererek geçirmiş bir
insanım. On yıllarca zindanlarda yaşadık, farklı şeyler de yaşadık. Yalnız şunu
özellikle ifade etmek isterim, biz “jakoben Kürt Memet nöbete” anlayışına da
karşıyız. Bunu da kabul etmiyoruz. Muhafazakar sağ kuşatmaya da karşıyız, bunu
da kabul etmiyoruz.
Oğlun Ölmeden: “Jakoben Kürt Memet nöbete” bunu açabilir misiniz?
M. M. Tekik: Son yıllarda Petrol-İş’in bir değişim
yaşadığını hepimiz biliyoruz. Hem profilinde bir değişikliğin olduğu hem
tabanında sağ kesime evrildiği açık. Dolayısıyla Petrol-İş’te son 10-12 yılda
iki anlayış vardı. Bunlardan birincisi zaman zaman kendisini sosyal demokrat
niteleyen, ulusalcı kesimlerin de çok az da olsa sirayet ettiği sosyal demokrat
anlayış vardı. Karşısında da muhafazakar bir yapı vardı, Üçüncüsü bağımsız bir
çizgi olarak da Kürt emekçileri vardı.
Özellikle kalifiye iş isteyen ağır
Petrokimya işkolundan Kürt emekçiler son 20-25 yılda açıkçası tasfiye edildi. Kürt
emekçileri zayıflatıldı. Böyle AKP’nin listesi falan bunlar doğru değil, çok
dogmatik bir yaklaşım. Ben öyle niteliyorum. Mevcut Petrol-İş yönetiminde
HDP’li bir arkadaş, bir MHP’li, bir AKP’li, bir de CHP’li var ama söz konusu
partilerle hiçbir organik bir ilişkileri yok. Bunu da rahatlıkla
söyleyebilirim, Petrol-İş’in kurumsal ve oturmuş ilkeleri vardır. Nedir bu,
sermayeye karşı olmak, mücadele eksenli bir rota, tüm bunlar aynen korunacaktır.
Bizim yönetim olarak da eksenimiz bunlar olacaktır. Sermayeye karşı mücadele
eden, örgütleyici, kadın konusunda çalışmalar yapan... Bağnaz, tutucu, kendini
sermayeye teslim etmiş bir sendika olmayı Petrol-İş’ten kimse beklemesin, ne
tabanı, ne yönetimi bunu asla kabul etmez.
Şu veya bu partinin listesi diye
nitelemeyi Petrol-İş’e yapılmış bir haksızlık olarak değerlendiririm. Evet,
Petrol-İş’in üye yapısı kozmopolitik; binlerce milliyetçi, solcu, Kürt,
binlerce dindar üyesi vardır. Yirmi binlere düşmüş üye sayısının otuz beş
binlere çıkma gibi bir geleceği de var. Biz bunları daha da yukarılara çıkarıp,
işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda sermayeye ve kapitalizme karşı
mücadeleci bir kimliğini daha da geliştirmeye çalışacağız.
‘Bu kimlik yoktur’ demiyorum, zaten
vardı. Sendikal kimliğini daha da geliştirmekten bahsediyorum. Petrol-İş’in 60
yıllık bir tarihi vardır ve korunmasında, geliştirilmesinde bütün yöneticileri
çok önemli emek ve hizmetler vermiştir. Bundan sonraki yönetimlerin de aynı
doğrultuda hareket edeceğine ben yürekten inanıyorum.
Oğlun Ölmeden: “Petrol İş sınıf eksenli çalıştı, böyle bir tarihi var” dediniz. Evet bir çok sendikaya bakarak böyleydi, peki bundan sonra bunu koruyabilecek mi? AKP’nin politikalarına baktığımızda nasıl sınıf eksenli bir çalışma yapabileceği de düşündürücüdür. Çünkü işçileri sınıfsal kimliklerinden tamamen uzaklaştıran, sermayenin ve hükümetin söylemleriyle sokağa döken, milliyetçi söylemlerle kol kola girmeye çağıran, etnik kimlikleri üzerinden birbirine düşmanlaştırmaya çalışan bir politikadan bahsediyoruz. Petrol-İş bu süreçte bu yapısıyla buna ne kadar uzak kalabilir?
M. M. Tekik: Şöyle, evet sizin dediğiniz kulvara çekilebilecek
insanlar da çıkabilir Petrol-İş içinden; ben inanmıyorum böyle olacağına. Ama
şunu da söyleyeyim, AKP ile biz Kürt emekçileri kadar mücadele eden, ölen,
katledilen kimse yoktur ve olmayacaktır. Buna da inanıyorum. Bu anlamda
Kürtlerden hiç kimse rüştlerini ispatlamalarını beklemesin; ölen, sürülen,
yakılan katledilen Kürtler. Bu sistemin son temsilcisidir AKP, Çilleri ve
diğerleri... ama AKP doruk noktasıdır. Tüm bunlara karşı ‘90’larda, ‘80’lerde
mücadele eden Türk devrimcileriyle beraber Kürtlerdi. Devrim yapmayacağız
demeyeceğim, öyle iddiayla gelmedik. Ama Kürt emekçileri, -işçi sınıfı içinden
gelen bir arkadaşınız olarak şunu ifade etmek isterim ki- biz burada elimizden
geldiği kadar, yeteneklerimiz yettiğince, emek eksenli, dik duran ve mücadeleci
bir sendikal profil ortaya çıkarmaya çalışacağız, bunun mücadelesini vermeye
çalışacağız. Son cümle olarak bunu söylüyorum.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder